Sosyal Medya
Başlıksız Belge
18 MART ÇANAKKALE ZAFERİ

Örümcek’te ( Kitabım) yazmıştım. Rahmetli babamın ( Çanakkale gazisi) Çanakkale’de,  Contbayırında  yaşadıklarını. Çanakkale Zaferinin 103. yıl dönümünde,”Örümcek’teki yazımı köşe yazımda aynen aktarıyorum. Şehitlerimizin,  Gazilerimizin, cennette olduklarına inanıyorum.

1952 Yılı Babamdan Savaş Anıları

Öğretmenimiz Zeki Hoşver rica etmişti. Babam Çanakkale gazisi idi. Çok anıları vardı. Zaman zaman gelir Kurtuluş  Savaşı’ındaki  o günleri bize anlatırdı. Filistin’de İngilizlere esir düşmüştü. Orada askerlere ekmekle tuzlu kavurma veriyorlarmış, su yokmuş. Çok ikliminde, sıcakta etrafı tel örgülerle çevrilmiş bir arazide, güneşin altında askerlerimiz perişan bir vaziyette, sağlıkları bozuk bir esaret sürüyorlarmış. Babam subaymış askerde. Çok üzüldüğünü, Allah’a dua etmekten başka bir şey olmayışının ıstırabını yaşadığını söylerdi. Bir gün bir bakıyor karşıdan bir toz bulutu bulundukları yere doğru geliyor. Toz bulutu yaklaştıkça bir askeri cipin onlara doğru yaklaştığının farkına varıyor. Hemen yerinden fırlayıp aracın önüne atıyor kendini. Araç duruyor ama İngiliz askerleri silahlarını babamın üzerine çeviriyor. Araçtan yüksek rütbeli bir subay iniyor ve İngilizce olarak askerlere durun diyor. Babam hemen selam vaziyetine geçiyor.  Subay babama yaklaşmasını söylüyor.  Adam paşaymış ve yanında Türkçe bilen bir tercümanı da varmış. Ne istiyorsun diyor tercümana, tercüman da babama. Babam tercümanın söylediklerini aynen çevirmesini istiyor ve söze başlıyor: “ annelerimiz bizi büyütürken, İngilizlerin asil bir millet olduklarını kulaklarımıza fısıldıyordu. Ama ne yazık ki anamın fısıldadığı asalet burada yok. Bakın sayın Paşam, askerin yediği tuzlu kavurma ve ekmek. Biz esiriz ve size misafiriz. Sizinde bizde olan misafirleriniz var. Biz bu tarzda davranmayız. Misafirimizi sever, sayar ve onları mutlu etmek için elimizden gelen her şeyi veririz. İnsanlar açlıkla susuzlukla terbiye edilmez komutanım. Savaştayız terbiye edilmeye ihtiyacımız yok. Bize bir iyilik yapın, bir yudum suyu esirgeyeceğinize kurşuna dizin. Öldürün daha iyi. “ Paşa dinliyor tercüman tercüme ediyor. Sözün bittiği anda,  paşa bağırmaya başlıyor. İngiliz askerlerini bir koşuşturma, bir telaş alıyor ve karşıdan beş tane deve üzerlerine doğru gelmeye başlıyor. Paşa dönüyor tercümana diyor ki: “ Evet annenizin dediği gibi biz asil bir milletiz. Sizden özür dilerim Türk milletinin de bizim gibi asil ve misafirperver olduğunu biliyor ve inanıyorum. Beni uyardığın için teşekkür ederim. Bir hata daha olmayacak. İnşallah kısa zamanda vatanınıza dönersiniz. Sağ olun Türk subayı. “ Dönüyor İngiliz subaylarına, tercümana da çeviri yapmasını söylüyor. “ bu esirler İngiliz hükümetinin misafiridir, size emanet ediyorum. Kendilerine insanca davranacaksınız” diyor ve “ Bu bir emirdir” deyip ayrılıyor. Bu emirle develerin sırtındaki teneke içindeki sular oradaki kazanlara boşaltılıyor. Babamın gözleri doluyor. Askerlere “  İşte suyunuz çocuklar, kana kana için” diyor. Asker suya saldırıyor. Hele bir tanesi sırtındaki urbasını çıkarıp ıslatıyor ve onu emmeye başlıyor. Babam orada kopuyor ve kenara çöküp hüngür hüngür ağlıyor. O olaydan sonra esaretleri bitene kadar İngilizler asaletlerini ispat etmek peşinde olmuşlar.

Sınıf pür dikkat dinliyor babamı. Hocamız Zeki bey alkışlamaya başlıyor, tabi bütün sınıfta. Hocam babamı kucaklıyor, gözleri dolu, bir müddet öyle kalıyorlar.

Çanakkale Harbi’nin başladığı yerlerde mevzileri denize paralel bir şekilde grup grup hazırlamışlar. Abidenin olduğu yere yakın, 3-5 dakikalık yürüme mesafesinde bir mevzideymiş babam da. Gece karanlığında abidenin olduğu yerde arkadaşları varmış. Onların yanına gidiyor, biraz sohbet ediyor, birbirlerine moral veriyorlarmış. Harbe o kadar alışmışlar ki rahatlarmış. Tek düşünceleri vatanlarındaki düşmanları buradan kovmakmış. Hepsi moralliymiş. Neyse sohbetleri bittiğinde babam kendi bataryasına yaklaşmışken bir bomba biraz evvel ayrıldığı yere düşüyor. Bombalar peş peşe yağarken babam kendini hemen bir kayanın ardına atıyor. Ama şarapnel parçalarından vücudunun 3-5 yerine hafif yaralar alıyor. Kendinin 32 yerinde harp yaralarının izleri mevcuttu. Süngü yarası, mermi yarası, basbayağı kalbura dönmüş bir vücudu vardı. Kayanın arkasına saklandığında vücudunda bir sıcaklık hissediyor. Belli ki yaralı. Elini sıcak hissettiği yere değdirdiğinde eli kana bulanıyor. Sürüne sürüne bataryasına geliyor. Hemen sıhhiyeciler müdahale ediyorlar. İlaçlayıp sarıyorlar. Olay sakinleşince zaten sabah da ışıldamış. Bombanın düştüğü bataryaya gidiyorlar. Her taraf şehitlerle dolu. Onun hayatı tesadüfen, üç dakikalık bir zaman tünelinde kurtulmuştu. Bunları anlatırken gözleri doluyor, uzaklara bakıyordu. Belli ki o anları yaşıyor. Gözlerinden iki damla yaş akıyor, şehitlerine, kardeşlerine ağlıyor.

Gene bir gün düşmanı püskürtmeye başlamışlar, kaç kovala harbin içinde mevzilere yatarak, ağaç arkasına geçerek, kaya diplerine yatarak çatışıyorlar. Her hamlelerinden sonra yerlerde yatan düşman askerlerinin üzerinden atlayarak yeni mevziler yarata yarata kovalıyorlar. O kadar mutlular ki vatanın her karış toprağını adım adım geri alıyorlar. Hepsi coşkulu, hepsi dip diri, hepsi çok güçlü. Arkadaşları ( askerlerine harpte arkadaşız, silahdaşız dermiş) bir mevzide hemen yanında yerde yatan bir İngiliz askeri görüyor.  Arkadaşını çağırıyor. İngiliz askerini ayağa kaldırıyorlar. Babam askere “ Ne işin var vatanımda” diye tokat atıyor. Ama bize anlatırken bu olaya parmak basmadan geçmiyor. “ Harp pisikolojisi” derdi. “ Çok büyük hata yaptım, pişmanım, Allah beni affetsin” derdi. Harbin içinde İngilizler kaçıyor, Türk askeri peşinde. İngilizler kaçarken köyleri yakıp yıkıyor, yiyecekleri bile yakıyorlarmış. O anlarda İngilizlerin kaçarken tahrip ettikleri bir köye geliyorlar. Belki yiyecek bir şey buluruz diye ama nerde.  Bahçede gezinen tavukları görüyorlar. Hemen onları keserek ciğ ciğ yiyorlar. Derler ya senin için çiğ tavuk yerim diye. O darb -ı mesel burada hakikat oluyor.

Babamı Ölümden Kurtaran Arkadaşı

Gene o kaçmaca kovalamaca esnasında babam yara alıyor ve düşüyor. Askerler bir bakıyor babamda ses yok. Bırakıp İngilizleri kovalamaya devam ediyorlar. O esnada arkalarından gelen bir grup Türk askerlerinden birinin içinde babamın çok sevdiği Ali Çavuş var. Bir bakıyor babam yatıyor. Hemen eğilip kontrol ediyor. Cebinden aynasını çıkarıp babamın ağzına tutuyor. Ayna buğulanıyor. “Arkadaşlar gelin yardım edin diyor”, onlar “Ölmüş bırak Ali Çavuş” deyip devam ediyorlar. Ali Çavuş babamı sırtına alıyor ve arkalarından yürümeye başlıyor.  Allahtan sahra hastanelerinin olduğu yer yakınmış.  Babamı oraya yetiştiriyor.  Sahra hastanesinde müdahale ediyorlar ve babamı kurtarıyorlar. Ali Çavuş’ta başında. Birkaç gün sonra babam tamamen kendine geliyor, başında Ali çavuş… Sarılıyor ona ve ağlamaya başlıyor. Babam Ali Çavuştan kurtuluş öyküsünü dinliyor.  Ali Çavuş babamı nasıl bulduğunu anlatıyor.  Ve öykü bize kadar uzanıyor. Babam çok iyi Türkçe konuşan biriydi. Benim edebi yönümün ortaya çıkmasında çok faydası vardı. Bizim okuduğumuz devrelerde edebiyat kitaplarındaki manzumeler, roman, hikaye ve tanınmış yazarların kitaplarında kullandıkları Arapça, Osmanlıca, Farsça kelimelerin anlamlarını hep babamdan öğrendim. İyi bir aile reisiydi. Filistin’de esaretin akabinde Türkiye’ye gelene kadar orada bir müddet yaşamış. Bu zaman zarfında berberlik ve kuaförlüğü öğrenmiş.

 Kalın sağlıcakla…

Copyright © 2008 TasimaDunyasi.com web sitesi tüm hakları saklıdır.
Web sitemizden alınan görseller telif içermektedir. Kaynak gösterilmeden alınan resimler ve yazılar için yasal uygulama yapılacaktır.